
Taksirle Ölüme Neden Olma Suçu
Taksirle ölüme neden olma suçu, Türk Ceza Kanunu’nda kişinin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışı sonucu bir insanın ölümüne sebebiyet vermesi halinde gündeme gelen suç tipidir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesine göre, taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır; fiil birden fazla kişinin ölümüne veya ölümle birlikte yaralanmaya neden olmuşsa ceza iki yıldan on beş yıla kadar hapis olarak düzenlenmiştir.
Bu suç tipi, özellikle trafik kazaları, iş kazaları, tıbbi uygulamalar ve tehlikeli faaliyetler bakımından uygulamada sıkça karşımıza çıkar. Ancak her ölüm sonucu doğuran davranış taksirli suç oluşturmaz. Ceza sorumluluğunun kurulabilmesi için failin öngörmesi gereken sonucu, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranarak meydana getirmesi gerekir. Türk hukukunda taksirli fiillerden sorumluluk istisnaidir; TCK m. 22/1 uyarınca ancak kanunun açıkça belirttiği hallerde taksirle işlenen fiiller cezalandırılır. Anayasa Mahkemesi de taksirli ceza sorumluluğunun istisnai nitelikte olduğunu açıkça vurgulamaktadır.
Taksir Nedir?
TCK m. 22/2’ye göre taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımındaki neticesinin öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. Başka bir ifadeyle kişi ölüm sonucunu istemez; hatta çoğu zaman hiç düşünmez. Ancak hukuk düzeni, ondan bu sonucu öngörmesini ve buna göre davranmasını bekler. Bu beklentiye aykırılık varsa taksir gündeme gelir.
Burada esas olan, failin sonuç üzerinde iradi bir isteme taşımaması, fakat dikkat ve özen yükümlülüğünü ihlal etmiş olmasıdır. Örneğin hız sınırını aşarak, kırmızı ışıkta geçerek, iş güvenliği tedbirlerini almadan veya mesleki standartlara aykırı davranarak ölüme neden olan kişi, sonucu istemese de taksirli sorumluluk altına girebilir. Ceza hukuku bu noktada “sonucu istememe” ile “özen yükümlülüğüne aykırı davranma”yı birlikte değerlendirir.
Taksirle Ölüme Neden Olma Suçunun Unsurları
Bu suçun oluşabilmesi için öncelikle bir insanın ölümü meydana gelmelidir. İkinci olarak ölüm sonucu ile failin davranışı arasında nedensellik bağı bulunmalıdır. Üçüncü olarak failin davranışı dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olmalıdır. Son olarak, ölüm neticesi fail tarafından istenmemeli; ancak objektif olarak öngörülebilir nitelikte olmalıdır. Bu yapı, taksirli suçları kasttan ayıran temel çerçeveyi oluşturur.
Uygulamada en çok tartışılan husus, ölüm sonucunun öngörülebilir olup olmadığı ve failin hangi özen standardına tabi tutulacağıdır. Bu değerlendirme somut olayın özelliklerine göre yapılır. Sürücü, doktor, işveren, teknisyen veya başka bir kişinin tabi olduğu dikkat standardı aynı değildir. Bu nedenle taksir incelemesi, her dosyada olayın niteliğine ve failin mesleki veya fiili konumuna göre ayrıca yapılır.
Kast Nedir Ve Taksirden Farkı Nedir?
Kast ile taksir arasındaki temel fark, neticeye yönelik iradi yöneliştedir. Kastta fail, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleşmesini amaçlar veya en azından kabullenir. Taksirde ise sonuç istenmez; hatta klasik taksir halinde hiç öngörülmez. Buna rağmen kişi, dikkat ve özen yükümlülüğüne uygun davranmadığı için sorumlu tutulur.
Bu nedenle taksirle ölüme neden olma suçunda failin amacı öldürmek değildir. Eğer fail ölüm sonucunu isteyerek hareket etmişse artık taksir değil, kasten öldürme suçu gündeme gelir. Eğer sonucu doğrudan istememekle birlikte neticenin meydana gelmesini göze almışsa, olayın özelliklerine göre olası kast tartışması da ortaya çıkabilir. Dolayısıyla taksir, kastın hafif biçimi değil; ondan nitelik olarak farklı bir kusurluluk türüdür.
Bilinçli Taksir Ve Bilinçsiz Taksir Ayrımı
TCK m. 22/3 bilinçli taksiri özel olarak düzenlemiştir. Buna göre kişi, öngördüğü neticeyi istememesine rağmen neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır ve bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. Yani fail sonucu hiç düşünmemişse bilinçsiz taksir, sonucu öngörmüş ama “nasıl olsa olmaz” diyerek davranmaya devam etmişse bilinçli taksir gündeme gelir.
Bu ayrım, özellikle trafik ve iş kazası dosyalarında çok önemlidir. Örneğin yoğun alkollü şekilde araç kullanmak, aşırı hız yapmak, kalabalık bir bölgede açık tehlike yaratmak veya açıkça uyarılmış riskli bir faaliyete devam etmek bazı olaylarda bilinçli taksir tartışmasına yol açabilir. Çünkü bu tür olaylarda failin neticeyi tamamen düşünmediğini söylemek her zaman mümkün değildir. Sonucu öngördüğü halde istemeden harekete devam etmesi, cezanın artırılmasına neden olur.
Bilinçli Taksir İle Olası Kast Aynı Mıdır?
Hayır. Uygulamada en çok karıştırılan noktalardan biri budur. Bilinçli taksirde fail neticeyi öngörür ama gerçekleşmesini istemez; buna rağmen kendine güvenerek veya sonucu önemsemeyerek hareketine devam eder. Olası kastta ise fail, neticenin meydana gelebileceğini öngörür ve buna rağmen hareket ederken sonucu kabullenmiş sayılır. Kısaca, bilinçli taksirde “olmaz” düşüncesi; olası kastta ise “olursa olsun” kabullenişi vardır. Bu ayrım, ceza miktarı ve suç vasfı bakımından belirleyici önemdedir.
Bu nedenle taksirle ölüme neden olma suçunda savunma ve suç vasfı tartışmaları çoğu zaman bilinçli taksir-olası kast sınırında yoğunlaşır. Mahkeme, failin olay anındaki bilgi düzeyini, riskin ağırlığını, ihlal edilen kuralın niteliğini ve davranışın yoğunluğunu birlikte değerlendirir. Her ağır ihlal olası kast anlamına gelmez; her öngörülebilir risk de otomatik olarak bilinçli taksir sayılmaz. Somut olay belirleyicidir.
Taksirle Ölüme Neden Olma Suçunda Ceza Ne Kadardır?
TCK m. 85/1’e göre taksirle bir insanın ölümüne neden olmanın temel cezası iki yıldan altı yıla kadar hapistir. Fiil birden fazla kişinin ölümüne veya bir ya da birden fazla kişinin ölümü ile birlikte başkaca yaralanmalara yol açmışsa TCK m. 85/2 uyarınca ceza iki yıldan on beş yıla kadar hapis olarak uygulanır. Eğer olay bilinçli taksir düzeyindeyse, TCK m. 22/3 gereği bu ceza ayrıca üçte birden yarısına kadar artırılır.
Ceza miktarı belirlenirken yalnız netice değil; somut olayın oluş şekli, ihlal edilen dikkat ve özen yükümlülüğünün ağırlığı, failin kusur yoğunluğu ve olayın özellikleri birlikte dikkate alınır. Anayasa Mahkemesi de TCK m. 85’in yaptırım çerçevesini değerlendirirken, hâkimin cezayı bireyselleştirme imkanına sahip olduğunu ve TCK m. 61’deki ölçütlerin dikkate alınacağını belirtmiştir.
Taksirle Ölüme Neden Olma Suçunda Hangi Durumlar Önem Taşır?
Bu suçta özellikle dikkat ve özen yükümlülüğünün kaynağı önemlidir. Trafik kuralları, iş sağlığı ve güvenliği yükümlülükleri, mesleki standartlar, teknik talimatlar ve genel hayat tecrübeleri bu yükümlülüğün kaynağını oluşturabilir. Mahkeme, failin bu kurallardan hangisini ihlal ettiğini ve bu ihlalin ölüm neticesiyle nasıl bağlantılı olduğunu ortaya koymak zorundadır.
Bu nedenle ceza dosyalarında kusur raporları, bilirkişi incelemeleri, olay yeri bulguları, kamera kayıtları ve tanık anlatımları büyük önem taşır. Ancak teknik kusur ile ceza sorumluluğuna esas taksir değerlendirmesi aynı şey değildir. Bilirkişi raporu önemli olmakla birlikte, nihai hukuki nitelendirme mahkemeye aittir. Özellikle bilinçli taksir değerlendirmesi doğrudan hukuki bir takdirdir.
Taksirle ölüme neden olma suçu, ölüm sonucunun istenmediği; ancak dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranış nedeniyle meydana geldiği hallerde gündeme gelir. Taksir ile kast arasındaki temel fark, neticeye yönelik isteme ve kabullenme unsurudur. Bilinçsiz taksirde netice hiç öngörülmezken, bilinçli taksirde netice öngörülür ama istenmez; buna rağmen harekete devam edilir. Bu ayrım, suç vasfı ve ceza miktarı bakımından büyük önem taşır.
Avukatlık uygulamasında bu suç tipi, özellikle trafik kazaları ve iş kazaları dosyalarında teknik raporlarla ceza hukuku değerlendirmesinin birlikte ele alınmasını gerektirir. Suçun doğru nitelendirilmesi, taksir-kast ayrımının sağlıklı kurulması ve bilinçli taksir sınırının doğru belirlenmesi, hem savunma hem de mağdur vekilliği bakımından belirleyici rol oynar.
Taksirle Ölüme Neden Olma Suçunda Öldürme Kastı Var Mıdır?
Hayır. Bu suçta ölüm sonucu istenmez. Ölüm sonucu isteniyorsa artık taksir değil, kasten öldürme suçu tartışılır.
Bilinçli Taksir Nedir?
Kişinin ölüm sonucunu öngörmesine rağmen, bu sonucu istemeden hareketine devam etmesi halidir. Bu durumda ceza üçte birden yarısına kadar artırılır.
Bilinçli Taksir İle Olası Kast Aynı Şey Midir?
Hayır. Bilinçli taksirde fail sonucu istemez; olası kastta ise sonucu kabullenmiş sayılır.
Taksirle Ölüme Neden Olma Suçunun Cezası Nedir?
Bir kişinin ölümüne neden olunması halinde iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası öngörülür. Birden fazla ölüm veya ölümle birlikte yaralanma varsa ceza iki yıldan on beş yıla kadar hapis olabilir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2015/239E. Ve 2018/321K. Sayılı İlamı
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 22. maddesinin 6. fıkrasında; “Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir” hükmüne yer verilmiştir.
Fıkranın gerekçesi de; “Ülkemizde, özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere taksirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisi ve aile bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla sayısı çok kere üç dörtten fazlasına varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hâllerde ananın taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ızdırabı şiddetlendirmekle kalmamakta, ayrıca ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmaktadır.
Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette hâkim bu hususta takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır. Böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır” şeklinde açıklanmıştır.
Buna göre, taksirli hareketi sonucu meydana gelen neticenin münhasıran failin şahsi ve ailevi durumu bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması hâlinde faile ceza verilmeyecektir.
TCK’nun 22. maddesinin 6. fıkrasında taksirli suçlar bakımından kendine özgü bir “şahsi cezasızlık hâli” düzenlenmiştir. Şahsi cezasızlık hâlinin bulunduğu durumlarda aslında ortada bir suç vardır; bunun yanında failin kusurlu olduğu kabul edilebilir, ancak kanun koyucu izlediği suç siyaseti gereği bu durumu cezasızlık sebebi saymış, buna bağlı olarak da 5271 sayılı CMK’nun 223. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendinde; “ceza verilmesine yer olmadığına” karar verileceğini hüküm altına almıştır.
TCK’nun 22. maddesinin 6. fıkrasında yer alan hükmün kapsamının belirlenmesi bakımından uygulamada değişik sorunlarla karşılaşıldığı, bu konudaki tartışmaların genel olarak “fail ile mağdur arasındaki yakınlığın hangi düzeyde olması ve olay nedeniyle failin hangi ölçüde zarar görmesi gerektiği” konularında yoğunlaştığı görülmektedir.
Kanuni düzenlemeye bakıldığında, bu şahsi cezasızlık nedeninin uygulanabilmesi için somut olay açısından ayrıca değerlendirilmesi gereken iki temel şartın varlığı aranmaktadır.
1- Taksirle işlenmiş suç bulunmalıdır. 22. maddenin 6. fıkrasının ilk cümlesinde; “Taksirli hareket sonucu neden olunan netice”den bahsediliyor olması, anılan şahsi cezasızlık sebebinin yalnızca taksirle işlenen suçlarda uygulanabileceğini göstermektedir. Doğrudan kast, olası kast ile işlenen suçlarda bu hüküm uygulanamayacaktır. Bilinçli taksirin varlığı durumunda ise aynı fıkranın “bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir” şeklindeki son cümlesi uyarınca bu şahsi cezasızlık hâli değil, “cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebep” sözkonusu olabilecektir.
2- Meydana gelen netice “münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından” etkili olmalıdır. Buna göre, failin taksirli hareketiyle neden olduğu netice hem kendisine acı ve ızdırap vermeli, hem de cezalandırılmasına karar verilmesi kendisi ve ailesi bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağduriyete yol açmalıdır. Görüldüğü gibi bu şart, kendi içerisinde üç ayrı hususu barındırmaktadır.
Öğretide de benimsendiği üzere bunlardan ilki; “failin taksirli eyleminden ağır düzeyde etkilenmiş olması”, başka bir deyişle failin kendi fiilinin mağduru durumuna düşmesidir. Failin uğradığı mağduriyet, maddi olabileceği gibi manevi de olabilir. Hangi mağduriyetin bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacağı ise her somut olaya göre belirlenmelidir. (Veli Özer Özbek, Türk Ceza Kanunu İzmir Şerhi, Türk Ceza Kanununun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara, c. 1, 4. Baskı, s. 284)
İkincisi, failin taksirli eyleminden “ailevî durumu” itibarıyla etkilenmesidir. Bu şart, fail ile taksirli suçun mağduru arasında belli derecedeki yakınlığı ifade etmektedir. Bu anlamda, üzerinde durulması gereken husus akrabalığın derecesinden çok “aile” kavramıdır. Çünkü kanun koyucu belli derecede akrabalığı ifade eden herhangi bir kavramı değil özellikle “aile” ibaresini tercih etmiş ve bir manada faille mağdur arasında “aynı aileden olma ilişkisini” aramıştır. Aile ise kanunlarımızda tüm yönleriyle tanımlanmış bir kavram değildir. Bu konuyla ilgili olarak öğreti; bir yandan aile kavramının üstsoy, altsoy ve evlilik ilişkisini kapsayacak bir şekilde yorumlanması gerektiğini savunurken, diğer yandan ortada bir aile bulunup bulunmadığı değerlendirirken biyolojik gerçekten çok, toplumsal gerçekliğe ağırlık veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarını göz önünde bulundurmaktadır. (Zeki Hafızoğulları, Türk Ceza Kanununda Taksir, Polis Dergisi Yıl:11, S. 44, Nisan-Mayıs-Haziran 2005, s. 87; Ursula Kilkelly, Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz İnsan Hakları El Kitapları, No: 1, Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü, Eylül 2007, s. 15)
Altıncı fıkranın uygulanması bakımından, aile kavramını geniş tutmanın sakıncalarının yanında, bir ailenin kimlerden oluşacağının sınırlı olarak sayılması da doğru değildir. Yapılması gereken, faille mağdurun aynı aileden olup olmadığının somut olaya göre değerlendirilmesidir. Zira kişilerin aynı aileden olup olmadıkları hususu sadece akrabalık derecelerine göre belirlenemez. Belli derecede akrabalık bağı bulunması her zaman altıncı fıkranın uygulanmasını gerektirmez. Örneğin, haklarında ayrılık kararı olan karı koca veya aralarında husumet bulunan kardeşlerin durumu gibi. Failin yalnızca kendisine değil, aynı ailede yer alan başka birine de zarar vermek suretiyle, “ailevî hayatının” zarar görmesi gerekmektedir. Bunun dışında taksirle gerçekleşen bir olayda, aynı aileden olmayan birisinin zarar görmesi, bazen kişinin aile hayatını derinden etkileyebilirse de bu şekildeki dolaylı bir zarar, altıncı fıkranın uygulanmasını gerektirmeyecektir. Örneğin, failin araç kullanırken kusurlu hareketiyle eşinin akrabası veya çok sevdiği bir arkadaşının ölümüne neden olmasından ötürü, eşiyle boşanmak zorunda kalmaları gibi.
Üçüncü husus, taksirli suçtan “münhasıran failin kişisel ve ailevî hayatının etkilenmiş” olmasıdır: Bu şarttan anlaşılması gereken; taksirli hareket sonucunda ailesinden birisinin zarar görmesi nedeniyle failin ziyadesiyle etkilendiği olayda, fail ile ailevi ilişkisi bulunmayan başka bir kişinin daha zarar görmemesidir. Fail ve ailesi dışında bir kişinin de zarar gördüğü olaylarda ise anılan fıkra hükmü uygulanmayacaktır. Başkalarının zarar görmesinden maksat, fail ve ailesi dışındaki üçüncü kişilerin dolaylı olarak etkilenmesi değil, olaydan bizzat zarar görmesidir. Örneğin, olay sırasında eşinin yanında, akrabası olmayan bir kişinin de öldüğü ya da yaralandığı hâllerde fail bu fıkradan yararlanamayacak, buna karşılık sadece eşinin öldüğü hâllerde, eşinin akrabalarının olay nedeniyle üzülecek olmaları failin altıncı fıkradan yararlanmasına engel teşkil etmeyecektir.
Kanun koyucunun; “münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu”ndan söz ederek, “kişisel” ile “ailevî” kelimeleri arasına “ve” bağlacını koymuş olması, ikinci şartın gerçekleşebilmesi için, her üç hususun da birlikte bulunmasının zorunlu olduğunu göstermektedir. TCK’nun 22. maddesinin 6. fıkrasında “münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu” ibaresinin kullanılmış olması karşısında, taksirli fiili sonucunda failin kendisi veya ailesinden birisi dışında başkalarının da zarar görmüş olması durumunda; örneğin failin bir yakınının ölmesi veya yaralanması ile birlikte başkalarının da mağduriyeti veya zarar görmesine neden olunmuşsa altıncı fıkra hükmü uygulanamayacaktır. Nitekim öğretideki görüşler de bu doğrultudadır. (Mehmet Emin Artuk- Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 8. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2014 s. 357; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 6. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 230; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Kanunu Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 154; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur- Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 4. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 511; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Kanunu Özel Hükümler, 5. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 188; Aytekin Özanlı, Failin Ailevi ve Kişisel Durumunun Taksirli Suçlar Bakımından Değerlendirilmesi, Terazi Hukuk Dergisi, Nisan 2009, s. 32; Mustafa Özen, Ceza Hukukunda Taksir, Adalet Yayınevi, Ankara 2011, s. 215)
Son olarak, bilinçli taksirle altıncı fıkra kapsamında değerlendirilebilecek bir yakınının ölümüne ya da yaralanmasına neden olan fail hakkında, anılan fıkradaki şahsi cezasızlık sebebi değil, yalnızca cezasında indirim hükümleri uygulanacaktır.
Öte yandan, TCK’nun 85. maddesinin 2. fıkrasında birden ziyade kişinin ölümü ya da bir kişinin ölümüyle birlikte en az biri şikâyetçi olmak şartıyla bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verilmesi, taksirle ölüme neden olma suçunun daha fazla cezayı gerektiren nitelikli hâli olarak düzenlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen suçta taksirli fiil tek olmakla birlikte, birden fazla kişinin ölümü ya da bir kişinin ölümüyle, en az biri şikâyetçi olmak şartıyla bir veya daha fazla kişinin yaralanması şeklinde meydana gelen iki sonuç cezalandırılmaktadır. TCK’nun 85. maddesinin 2. fıkrasında maddesinde, taksirle yaralama ve ölüm şeklinde netice ikiye bölünerek bunların biri hakkında TCK’nun 22. maddesinin 6. fıkrasının uygulanması mümkün değildir. Ancak sanık ve ölenler arasındaki akrabalık ilişkisi, temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecektir.
Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanığın kendi yönetiminde ve içinde akrabalarının bulunduğu minibüsle Samsun’un Terme ilçesinden Şanlıurfa’ya gitmek üzere 17.09.2010 tarihinde öğleden sonra yola çıktığı, Adıyaman’a gelindiğinde aracı kullanmak üzere ağabeyisi …’ya verdiği,….’in sevk ve idaresindeki araçla 18.09.2010 tarihinde saat 06.00 sıralarında Şanlıurfa’ya varıldığı, burada kardeşi … ile kardeşinin eşi …’nun düğünlerinin yapıldığı, aynı gün saat 22.30 sıralarında Samsun’a dönmek üzere yine akrabalarıyla birlikte yola çıkan sanığın saat 02.00 sıralarında mola verdiği, ardından yola devam eden sanığın olay yerine geldiğinde direksiyon hakimiyetini kaybederek karşı yön şeridine girdiği, soldan yol dışına çıkıp elektrik direğine çarptığı ve aracın yandığı, sanığın sebebiyet verdiği kaza nedeniyle annesi …, kızı …., kardeşleri …. ve…., yeğeni …., halası …ve kardeşinin eşi ….’nin öldüğü olayda; sanığın ölenler ile yakınlığı, ekonomik durumu ve ailevi yükümlülükleri gözetildiğinde, annesi …, kızı …., kardeşleri…. ve ….’in ölümü nedeniyle münhasıran kişisel ve ailevi bakımdan ceza verilmesini gerektirmeyecek derecede mağdur olduğunda tereddüt bulunmasa da, sanığın üçüncü derece kan hısımları olan ve aynı evde ikâmet etmeyen, bakım ve gözetim sorumluluğu altında bulunmayan halası …ve yeğeni …. ile ikinci derecede sıhri hısmı olan ve kardeşi ile yaptığı evlilikten önce kendisini tanıdığına dair dosyaya yansıyan bir delil bulunmayıp aynı ailenin üyesi de sayılmayan ….’nin ölümleri nedeniyle TCK’nun 22. maddesinin 6. fıkrası kapsamında bir mağduriyetten söz edilemeyeceği, bu ölümlerin, sırf ölümün gerçekleşmesi nedeniyle duyulacak doğal üzüntünün çok üstünde önemli derecede bir üzüntüye ve buna bağlı olarak ayrı bir mağduriyete yol açmayacağı, bu kapsamda sanığın, halası, yeğeni ve kardeşinin eşinin ölümünden dolayı bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede zarar görmediği anlaşıldığından, sanık hakkında TCK’nun 22. maddesinin 6. fıkrasının uygulanma imkânı bulunmadığı kabul edilmelidir.
Bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi …;
“Yerel mahkemece verilen mahkumiyet kararının TCK’nın 22/6 maddesinin uygulanma koşullarının oluşup oluşmadığı hususunda da Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.
Uyuşmazlığın çözümü için TCK’nın 22/6 maddesinin irdelenerek; ceza kanununun amacı, kanunilik prensibi ve hakkaniyet ilkesi gibi hukukun evrensel ilkeleri ile ilişkilendirilmesi, buna göre de koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin yasal düzenleme, yargı kararları ve öğretideki görüşlerden yararlanılarak ortaya konması gerekmektedir.
5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun 22. maddesinin altıncı fıkrasında; ‘Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir’ hükmüne yer verilmiştir.
Fıkranın gerekçesi de; ‘… Ülkemizde, özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere taksirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisi ve aile bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla sayısı çok kere üç dörtten fazlasına varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hallerde ananın taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ızdırabı şiddetlendirmekle kalmamakta, ayrıca ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmaktadır.
Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette hakim bu hususta takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır. Böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara dair bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır.’ şeklinde açıklanmıştır.
Buna göre, taksirli hareketi sonucu meydana gelen neticenin münhasıran failin şahsi ve ailevi durumu bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması halinde faile ceza verilmeyecektir.
TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasında taksirli suçlar bakımından kendine özgü bir ‘şahsi cezasızlık hali’ düzenlenmiştir. Şahsi cezasızlık halinin bulunduğu durumlarda aslında ortada bir suç vardır; bunun yanında failin kusurlu olduğu kabul edilebilir, ancak kanun koyucu izlediği suç siyaseti gereği bu durumu cezasızlık sebebi saymış, buna bağlı olarak da 5271 Sayılı CMK’nın 223. maddesinin 4. fıkrasının ( a ) bendinde; ‘ceza verilmesine yer olmadığına’ karar verileceğini hüküm altına almıştır.
TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan hükmün kapsamının belirlenmesi bakımından uygulamada sorunlarla karşılaşılmakta, bu konudaki tartışmaların genel olarak ‘fail ile mağdur arasındaki yakınlığın hangi düzeyde olması ve olay sebebiyle failin hangi ölçüde zarar görmesi gerektiği’ konularında yoğunlaştığı görülmektedir.
Kanuni düzenlemeye bakıldığında, bu şahsi cezasızlık nedeninin uygulanabilmesi için somut olay açısından ayrıca değerlendirilmesi gereken iki temel şartın varlığı aranmaktadır.
1- ) Taksirle işlenmiş suç bulunmalıdır. 22. maddenin altıncı fıkrasının ilk cümlesinde; ‘Taksirli hareket sonucu neden olunan netice’den bahsediliyor olması, anılan şahsi cezasızlık sebebinin yalnızca taksirle işlenen suçlarda uygulanabileceğini göstermektedir. Doğrudan kast, olası kast veya kast taksir kombinasyonu ile işlenen suçlarda bu hüküm uygulanamayacaktır. Bilinçli taksirin varlığı durumunda ise aynı fıkranın ‘bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir’ şeklindeki son cümlesi uyarınca bu şahsi cezasızlık hali değil, ‘cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebep’ söz konusu olabilecektir.
2- ) Meydana gelen netice ‘münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından’ etkili olmalıdır. Buna göre, failin taksirli hareketiyle neden olduğu netice hem kendisine acı ve ızdırap vermeli, hem de cezalandırılmasına karar verilmesi kendisi ve ailesi bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağduriyete yol açmalıdır. Görüldüğü gibi bu şart, kendi içerisinde konumuzu ilgilendiren iki ayrı hususu içermektedir:
Öğretide de benimsendiği üzere bunlardan ilki; ‘failin taksirli eyleminden ağır düzeyde etkilenmiş olması’, başka bir deyişle failin kendi fiilinin mağduru durumuna düşmesidir. Failin uğradığı mağduriyet, maddi olabileceği gibi manevi de olabilir. Hangi mağduriyetin bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacağı ise her somut olaya göre belirlenmelidir. (V. Özer Özbek, Türk Ceza Kanunu İzmir Şerhi, Türk Ceza Kanununun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara, c. 1, 4. Baskı, s. 284)
İkincisi, failin taksirli eyleminden ‘ailevi durumu’ itibarıyla da etkilenmesidir. Bu şart, fail ile taksirli suçun mağduru arasında belli derecedeki yakınlığı ifade etmektedir. Bu anlamda, üzerinde durulması gereken husus akrabalığın derecesinden çok ‘aile’ kavramıdır. Çünkü kanun koyucu belli derecede akrabalığı ifade eden herhangi bir kavramı değil özellikle ‘aile’ ibaresini tercih etmiş ve bir manada faille mağdur arasında ‘aynı aileden olma ilişkisini’ aramıştır. Aile ise kanunlarımızda tüm yönleriyle tanımlanmış bir kavram değildir.
Bu konuyla ilgili olarak; bir yandan aile kavramının üstsoy, altsoy ve evlilik ilişkisini kapsayacak bir şekilde yorumlanması gerektiğini savunan öğreti, diğer yandan ortada bir aile bulunup bulunmadığını değerlendirirken biyolojik gerçekten çok, toplumsal gerçekliğe ağırlık veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarını göz önünde bulundurmaktadır. (Z. Hafızoğulları, Türk Ceza Kanununda Taksir, Polis Dergisi Yıl:11, S. 44, Nisan-Mayıs-Haziran 2005, s. 87; Ursula Kilkelly, Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz İnsan Hakları El Kitapları, No: 1, Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü, Eylül 2007, s. 15)
Amacı; hukuk devleti, kusur ve hümanizm gibi evrensel ilkelere dayalı olarak, insan onurunu, bireyin hak ve özgürlüklerini korumak, suçluyu sosyalleştirip tekrar topluma kazandırmak ve aynı zamanda bireyi ve toplumu suça karşı korumak olan çağdaş ceza hukukunun ifadesini oluşturan ceza kanunu ile toplumsal ihtiyaçlara cevap vermeye çalışan kanun koyucu, yakınlarını kaybeden faillerin ailevi olarak yaşadıkları ızdıraba TCK’nın 22/6 maddesi ile seyirci kalmayarak somut olayın özelliğine göre anılan maddedeki koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğini mahkemenin takdirine bırakmasına karşın, içtihat yoluyla belirtilen maddeye kesin sınırlar çizilmesinin kanun koyucunun iradesine aykırı olacağı gibi ceza hukukunun en temel ilkelerinden olan kanunilik ve hakkaniyet ilkelerine de aykırı olacağı açıktır.
T.C.K’nın 82/d, 86/3-a, 102/3-c, 109/3-e Maddelerinde sırasıyla kasten adam öldürme, adam yaralama, cinsel saldırı, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarında; cezayı artırıcı nitelikle hallerin hangi akrabalara karşı işlenen eylemlerde uygulanacağı ve yine aynı şekilde TCK’nın 167 maddesinde; yağma ve nitelikli yağma hariç 10 bölümde yer alan suçların belli derecede yakınlara karşı işlenmesi hali şahsi cezasızlık veya indirim nedeni olarak kabul edilirken, madde hükümlerinden hangi akrabaların yararlanacağı; hiç bir şekilde yoruma bağlı olmaksızın net bir şekilde belirleyen kanun koyucunun, TCK’nın 22/6 maddesi kapsamına hangi akrabaların gireceğini belirtmeyi unutmasından söz edilmesinin, çağdaş anayasaların temel kurallarından birisi olan kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği kuralına aykırı olacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır.
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun TCK’nın 22/6 maddesindeki ‘münhasıran’ kelimesine istinaden sanıktan farklı kişilerin mağdur olduğundan bahisle anılan maddenin uygulanmaması gerektiği yönündeki görüşüne iştirak etmek mümkün değildir. Zira herhangi bir olayda; kişinin kanunen en yakın akrabası olarak sayılan kendi çocuğunu kaybetmesi halinde dahi bundan aileye mensup olmayan başka kişilerinde mağdur olacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Örneğin kişinin olayda kaybettiği çocuğunun henüz aileye dahil olmayan sözlüsü yada nişanlısı ile onların ailelerinin üzüntü duymayacağını söylemek mümkün olabilir mi?. Yine kardeşini kaybeden sanık ile birlikte kardeşinin eşi ile ailesinin üzülmemesi mümkün olabilir mi?. Dolayısıyla münhasıran kelimesinin anlamı, tek kişinin üzüntüsüne indirgendiği takdirde; maddenin uygulama alanı çok daraltılacak ve belkide uygulanma olanağı çok istisnai durumlar dışında (örneğin vefat eden kişinin sanıktan başka hiç bir yakının olmaması gibi) imkansız hale gelecektir.
Zira gerek Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesinin gerekse Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğun anılan maddenin uygulanabileceğini tereddütsüzce kabul ettiği anne, baba, çocuk ve kardeşlerden birisinin kaybedilmesi halinde de; sanıktan başka aynı aileye yada sıhri hısımlık nedeniyle farklı ailelere mensup kişilerin üzüntü duyacağı asla karşı koyulamayacak bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Bu durumda münhasıran kelimesini çok yakın akrabaların dışındaki yakınların kaybedilmesi halinde, sanıktan başkalarının da üzüldüğünden bahisle anılan maddenin uygulama alanı son derece sınırlayan Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesi ile Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun TCK’nın 22/6 maddesi kapsamında gördüğü sınırlı derecede yakınların kaybedilmesi halinde dahi yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere aynı yada farklı aile mensuplarının üzüntüsünü görmezlikten gelmesinin çok büyük bir çelişki olacağı gibi böyle bir yorumun maddenin konuluş amacına ve ruhuna aykırı olacağı açıktır.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında; somut olayımıza baktığımızda; olay sırasında kendi kızını, annesini, iki kardeşini, yeğenini, kardeşinin eşini ve halasını kaybeden sanığın TCK’nın 22/6 maddesinden yararlanıp yararlanamayacağı hususundaki sorunun ‘Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz’ kuralının sınırları içerisinde kalmak kaydıyla Ceza Hukukunun izin verdiği ölçüde yorum kuralları ile bağdaştırmak suretiyle çözümü gerekmektedir.
Suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK.nun 1 maddesi ile sonradan yürürlüğe giren 5237 Sayılı TCK.nun 2. maddesinde: Özet olarak ‘Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez. Kanunda yazılı cezalardan başka bir ceza ile de kimse cezalandırılamaz’ denilerek kanunilik ilkesi özelikle vurgulanmak istenmiştir.
‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz’ kuralı Türk Ceza Hukukunda, Devlet ve Yargıç karşısında bireylerin ‘Kamu Hakları’nın güvencesidir.
Öğretide değerini koruyan bu kural, Anayasamızın (…38) ilkeleri arasına girmiş ve 5237 sayılı TCK.nun 2. Maddesinde de açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu hükmün 2. Maddede yer alması bile, kurala verilen önemi gösterir.
Kanunun 2 maddesindeki ‘açıkça’ kelimesi Türk Ceza Hukukunda ‘kıyaslama’nın yasaklandığını gösterir.
Kanunsuz ceza olamayacağından, suçun cezasının belirlenmiş olması suçluların cezalandırılmasında şarttır.
Bir fiili suç saymak ve cezalandırmak yetkisinin yalnız kanuna tanınması bireylere özgürlüklerinin sınırı hakkında bilgi verir. Bireyin, nelerin ne kadar yasak olduğunu bilmeye hakkı vardır. Bu hakkını kullanan birey yasak olanı yapmaktan çekinmek, yasak olmayanı yaparken de korkusuz hareket etmek imkanını kazanır. Kanun Kuralına gerçek anlamını kanun koyucunun iradesi verir. Kanunun iradesi kanun koyucunun subjektif iradesi değildir. Yazılı formül içinde ifade edilmiş objektif irade, kanunun iradesini oluşturur. Kanunun iradesini gösteren formül zorunlu olarak genel ve soyut olacağından, kuralın önce içeriğini ve anlamını belirtmeden, iradenin somut olaylara uygulanmasına imkân yoktur. Pozitif hukuk, yorum faaliyetlerinin sınırını oluşturur.
Somut olayımızda; kendi kızının, annesinin, iki kardeşinin, kardeşinin eşinin, yeğeninin ve halasının ölümlerine sebebiyet verdiği için çok büyük bir üzüntü yaşadığı dosya içeriğinden açıkça anlaşılan sanığa, verilecek hiç bir cezanın, kendi vicdanının vereceği cezadan daha fazla bir etki göstermesi beklenemez. Ölenlerin diğer yakınları ile akrabalık nedeniyle sık sık bir araya gelmesi kuvvetle muhtemel olan sanığın zaman içerisinde bu acıyı unutması da kolay olmayacaktır. Taraflar arasındaki akrabalık ilişkisinin her zaman akrabalık derecesi ile orantılı olmadığı toplumda bilinen bir gerçek olmasına karşın, anılan maddenin uygulanmasını belli derecede yakınlara indirgemenin hakkaniyet ilkesine de aykırı olacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. 5237 sayılı TCK’nın 22/6 maddesindeki düzenlemeden önce, yakınlarını kaybeden aile bireylerinin, yine akrabalık derecesine bağlı olmaksızın yakınlık duydukları failleri sorumluluktan kurtarmak için yoğun çaba sarf ettiklerine dair örneklere az rastlanmamıştır.
TCK’nın 22/6 maddesi bu anlamda toplumsal ihtiyaçtan doğmuştur. Kanun koyucu mükemmel bir düzenleme ile adalete ulaşabilmek için bütün kapıları açabilecek anahtarı tarafları ve üzüntülerini bizzat gören mahkemeye vermesine ve bunun denetlenmesini de temyiz yada istinaf mercilerine bırakmasına rağmen, gerek Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesi, gerekse Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu bir anlamda kanun koyucunun yerine geçerek anılan maddenin uygulanmasını belli derecede yakınlara indirgemek suretiyle kanunilik ilkesine aykırı davrandığı gibi gerek somut olayımızda gerekse benzer olaylarda adalete ve hakkaniyete aykırı sonuçların ortaya çıkmasına neden olacak uygulamaların önünü açmıştır. Oysa, tarafların durumunu yargılama aşamasında gözetleyen yerel mahkemenin, tarafların olaydan sonraki davranışlarını, olayın sonuçlanmasından sonra, sanığın yaşadığı sürece ölenlerin yakınlarının üzüntülerini ve sevinçlerini paylaşıp paylaşmayacağını, şikayetçi olup olmadığını, taraflar arasındaki irtibatın devam edip etmediğini gözeterek buna göre anılan maddenin uygulanıp uygulanmayacağını değerlendirmesi ve bu değerlendirmenin isabetli olup olmadığının istinaf yada temyiz mahkemesi tarafından denetlenmesi mümkün iken, anılan maddenin uygulanıp uygulanmamasını, kanun koyucunun haklı olarak ana hatlarını belirlemek suretiyle özelikle sınırlarını çizmeyerek somut olayın özelliğine göre mahkemenin takdirine bıraktığı uyuşmazlığa konu maddedeki şahsi cezasızlık veya indirim nedenini belli akrabalık derecesine indirgemenin maddenin düzenlenme amacına aykırı olacağı gibi gerekli faydayı da sağlayamayacağı açıktır.
Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, yerel mahkemece sanık … hakkında, uygulama koşulları oluşan TCK’nın 22/6 maddesinin uygulanmasına karşın, anılan maddenin uygulanmaması gerektiğinden bahisle yerel mahkemece verilen mahkumiyet hükmünün bozulması yönündeki Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesinin 2 numaralı bozma nedeninin kaldırılması gerekirken, TCK’nın 22/6 maddesinin uygulanmaması yönündeki Yargıtay Yüksek 12. Ceza Dairesinin bozma nedeninin doğru olduğundan bahisle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine dair Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşüne iştirak edilmemiştir” görüşüyle,
Diğer beş Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlarıdır.
Birinci uyuşmazlık konusunun değerlendirilmesi sonucunda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının TCK’nun 22. maddesinin 3. fıkrasının uygulanması gerektiğine ilişkin itiraz nedeninin kanunun öngördüğü 30 günlük süre içinde yapılmadığından reddine karar verilmesi karşısında; sanığın eylemini taksirle mi yoksa bilinçli taksirle mi gerçekleştirdiği ve sanığın eylemini bilinçli taksirle gerçekleştirdiği sonucuna ulaşılırsa; sanığa ek savunma hakkı verilmeden TCK’nun 22. maddesinin 3. fıkrasının uygulanmasının 5271 sayılı CMK’nun 226. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmadığına ilişkin uyuşmazlık konuları bu aşamada değerlendirilmemiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/833E. Ve 2020/415K. Sayılı İlamı
Hâkim, somut olayda;
a) Suçun işleniş biçimini,
b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları,
c) Suçun işlendiği zaman ve yeri,
d) Suçun konusunun önem ve değerini,
e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını,
f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını,
g) Failin güttüğü amaç ve saiki,
Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler.” şeklinde düzenlenmiştir.
5237 sayılı TCK’nın “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı 3. maddesinin birinci fıkrasındaki; “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.” biçimindeki hüküm ile de, işlenen fiil ile hükmolunan ceza ve güvenlik tedbirleri arasında “orantı” bulunması gerektiği vurgulanmıştır.
Kanun koyucu, cezaların kişiselleştirilmesinin sağlanması bakımından hâkime, olayın özelliği ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde gerekçesini göstererek iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevi yüklemiştir. Buna göre; 01.06.2005 tarihinden sonra işlenmiş olan herhangi bir suç nedeniyle alt ve üst sınırlar arasında bir ceza belirlenmesi gerektiğinde, kural olarak göz önünde bulundurulması gereken ölçüt, 5237 sayılı TCK’nın 61. maddenin 1. fıkrasındaki düzenlemedir. Ancak taksirle işlenen suçlar açısından kanun koyucu, aynı Kanun’un 22. maddenin 4. fıkrası ile bir ölçüt daha eklemiştir. Bu durumda, taksirle işlenen suçlarda alt ve üst sınır arasında ceza belirlenirken, TCK’nın 61/1 ile 22/4. madde ve fıkralarında yer alan ölçütlerin birlikte göz önüne alınması gerekmektedir.
Ancak, TCK’nın 61/1. maddesindeki bu ölçütler genel nitelikli olup her suça uymayabileceğinden, her suç için tüm ölçütlerin değil sadece ilgili suça uyan kısımların nazara alınması gerekir. Bu açıdan taksirli suçlarda ancak kasıtlı suçlarda uygulanması mümkün olan 61/1. maddenin (b) bendinde yer alan “suçun işlenmesinde kullanılan araçlar”, (f) bendinde yer alan “failin kasta dayalı kusurunun ağırlığı” ve (g) bendinde yer alan “failin güttüğü amaç ve saik” ölçütleri uygulanamayacaktır.
Tüm bu kanuni düzenlemeler karşısında taksirli suçlarda temel cezanın belirlenmesinde öncelikle failin kusurunun değerlendirilmesinin zorunlu olduğu, ancak kusurluluğun yanında “suçun işleniş biçimi”, “suçun işlendiği zaman ve yer”, “suç konusunun önem ve değeri” ile “meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı” ölçütlerinin de dikkate alınacağı sonucuna varılmaktadır.
Öte yandan, 5237 sayılı TCK’nın 3. maddesi uyarınca işlenen fiil ile hükmolunan ceza ve güvenlik tedbirleri arasında “orantı” bulunması, böylelikle suç işlenmesiyle bozulan toplum düzeninde adaletin sağlanması için suç işleyen kimseye uygulanacak yaptırımın haklı ve ölçülü olması gerektiği de göz önünde bulundurulacaktır.
Bu nedenlerle taksire dayalı kusurun ağır olduğu durumlarda, alt sınırdan uzaklaşılarak, hafif olduğu durumlarda ise alt sınırdan veya alt sınıra yaklaşılarak temel ceza tayin edilmesi isabetli bir uygulama olacak ise de, bundan her hâlde ağır kusurlu fail hakkında en üst hadden, hafif kusurlu fail hakkında ise alt hadden ceza tayin edilmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalı, TCK’nın 61/1. maddesindeki olaya uyan diğer ölçütler ve TCK’nın 3. maddesinde düzenlenen “orantılılık” ilkesi bir bütün hâlinde değerlendirilerek haklı ve ölçülü bir ceza belirlenmeli, somut olayın özellikleri itibarıyla bazı hâllerde alt hadden bazı hâllerde de üst hadden tayin edilecek cezanın haklı ve ölçülü bir ceza olacağı da gözden uzak tutulmamalıdır.
Öğretide de bu konuda “…TCK’nın 3/1. maddesi, 61. maddeden çok daha geniş bir anlamı barındırmakta, fail hakkında takdiri indirim nedeni de dahil olmak üzere, tüm indirim ve artırım maddelerinin uygulanmasında, daha açık bir deyişle bütüncül açıdan, failin eylemi ile cezanın ağırlığı arasında bir orantı denge olması gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca TCK’nın 3. maddesi hükmü sadece temel cezanın belirlenmesinde değil, aynı zamanda her türlü indirim ve artırımın uygulanmasında, kesinleşen cezalar için uyarlama yargılamasında göz önünde tutulması gereken bir düzenlemedir…TCK’nın 3/1. maddesindeki adalet ve orantılılık ilkesi gereği, özellikle işlenen eylem ile verilecek cezanın orantısız olduğu durumlarda, uygulayıcı mümkün olduğu oranda, temel cezanın belirlenmesi, indirim ve artırım maddelerinin uygulanması ve cezanın şahsileştirme kurumunu gözeterek, adaleti sağlamaya çalışacaktır.” (Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, Adalet Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2014, s. 57-58.) şeklinde görüşler mevcuttur.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanık …’ın 27.11.2011 tarihinde saat 17.30 sıralarında, yerleşim yeri içinde, gidiş ve gelişli olmak üzere iki yönlü, orta düz kaplama çizgisiyle bölünmüş, düz hafif rampa çıkışlı, 9 metre genişliğinde, aydınlatmalı ve asfalt kaplamalı yolda seyir hâlinde iken, olay mahallinin 65 metre gerisindeki otobüs durağının bulunduğu yerde yolun sağına park etmiş araçların yanından seyreden bir aracı sollayıp karşı yönden gelen araç trafiğine ait kısma geçtiği sırada, kendi seyrine göre yolun solundan sağına doğru ailesiyle birlikte yaya olarak karşıya geçmekte olan 2004 doğumlu …’ı görmesi üzerine yolun sağ tarafına doğru manevra yaparak kendi şeridine geçtiği, ancak annesi tanık …’ın elini bırakıp koşarak yolun karşı tarafına geçmeye çalışan ve kaldırıma ulaşmasına bir metre kalan …’a aracının sağ ön kısmıyla çarptığı, çarpmanın etkisiyle …’ın 15 metre ileri savrulduğu, sanığın ise çarpma noktasının 30 metre ilerisinde durabildiği, kaza neticesinde …’ın kaldırıldığı hastanede künt kafa travmasına bağlı beyin kanaması sonucunda vefat ettiği olayda;
Oluşa ve dosya kapsamına uygun olan bilirkişi raporlarına göre; sanığın sevk ve idaresindeki aracın hızını yol ve trafik durumunun gerektirdiği şartlara göre ayarlayarak güvenli şekilde seyir imkânı varken, gerekli dikkat ve özeni göstermeyip, trafiğin yoğun olduğu ve yer zemini üzerinde belirgin kaplama çizgisiyle oluşturulmuş çizgili alan üzerinde geçmenin yasak olduğu yerden yolun diğer kısmına geçtiği, yolun karşı istikametine geçmeye çalışan ve geçişini tamamlamak üzere olan ölene direksiyon manevrasına başvurduğu sırada mevcut hızından dolayı çarptığı ve asli kusurlu olarak maktulün ölümüne sebep olduğunun anlaşılması karşısında, suçun işleniş biçimine ve sanığın taksire dayalı kusurunun ağırlığına göre TCK’nın 85/1. maddesi uyarınca temel cezanın 5 yıl hapis cezası olarak belirlenmesinin isabetli olduğu, TCK’nın 3. maddesindeki “orantılılık” ilkesinin ihlal edilmediği kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yerel Mahkemenin temel cezayı 5 yıl olarak belirlemesine ilişkin direnme gerekçesinin isabetli olduğuna karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan dört Ceza Genel Kurulu Üyesi; Yerel Mahkemece temel cezanın 5 yıl hapis cezası olarak belirlenmesinin isabetli olmadığı düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
2- TCK’nın 50/4. maddesinin uygulanmamasına yönelik olarak gösterilen gerekçenin yasal ve yeterli olup olmadığı;
5237 sayılı TCK’nın “Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar” başlıklı 50. maddesinin 1. fıkrasına göre; “Kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre;
a) Adlî para cezasına,
b) Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesine,
c) En az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmeye,
d) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanmaya,
e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye kullanılmak suretiyle veya gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş olması durumunda; mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınmasına, belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmaya,
f) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya,
Çevrilebilir.”
Aynı maddenin 4. fıkrasındaki; “Taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hapis cezası uzun süreli de olsa; bu ceza, diğer koşulların varlığı halinde, birinci fıkranın (a) bendine göre adlî para cezasına çevrilebilir. Ancak, bu hüküm, bilinçli taksir halinde uygulanmaz” şeklindeki düzenleme uyarınca taksirli suçlarda diğer şartların da varlığı hâlinde hapis cezasının uzun süreli de olsa adli para cezasına çevrilmesi mümkündür.
5237 sayılı TCK’nın 50. maddesinin gerekçesinde, “…Kişi gördüğü eğitim, yaşadığı sosyal çevre, psişik ve ahlaki eğilimleri itibarıyla tesadüfi suçlu özelliği taşıyabilir. Bu kişilerin mahkûm oldukları cezanın infaz kurumunda çektirilmesi toplum barışı açısından bir zorunluluk göstermeyebilir…” denilmek suretiyle şartların oluşması hâlinde hapis cezasına mahkûm olan kişinin infaz kurumuna girmesini önleyecek adli para cezası seçenek yaptırımına ya da seçenek tedbirlerden birine hükmedilebileceği açıklanmıştır. Kanun koyucu taksirli suçlarda hürriyeti bağlayıcı cezanın para cezasına çevrilmesi hususunda bir sınırlama da getirmemiş, sanık lehine hareketle şartların oluşması hâlinde hapis cezasının uzun süreli de olsa adli para cezasına çevrilebileceğini kabul etmiştir.
Ayrıntıları 07.06.1976 tarihli ve 4-3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun yerleşmiş kararlarında açıklandığı üzere, hürriyeti bağlayıcı cezanın para cezasına çevrilmesi, cezanın doğrudan doğruya sanığın kişiliğine uydurulmasını öngören kişiselleştirme kurumudur.
Kanun koyucu, cezaların kişiselleştirilmesi kapsamında hâkime TCK’nın 50. maddesinde yer alan şartlar çerçevesinde hükmolunan hapis cezasının adli para cezası seçenek yaptırımına ya da diğer seçenek tedbirlere çevrilip çevrilmeyeceğini belirleme yetki ve görevini yüklemiştir. Hâkimin, hükmolunan hürriyeti bağlayıcı cezanın TCK’nın 50/1. maddesindeki adli para cezası seçenek yaptırımına ya da seçenek tedbirlerden birisine çevrilmesi ya da çevrilmemesi konusundaki dayandığı gerekçenin dosya içeriğine uygun, kanuni ve yeterli olması gerekir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Ayrıntıları yukarıda (1) numaralı uyuşmazlık konusunda açıklandığı şekilde gerçekleşen olayda; Yerel Mahkemece, olayın gerçekleşmesinde asli kusurlu olan sanık hakkında hükmolunan 5 yıl hapis cezasının adli para cezasına çevrilmemesine ilişkin olarak; “Sanığın suçu işleyiş biçimi, kişiliği, sosyal ve ekonomik durumu, yargılama sırasında pişmanlık duymaması, … hapis cezasının sanık üzerinde etkili ve caydırıcı olacağı, sanığın pişmanlık göstermemesi, suçunu inkâr etmesi ve suçun işlenişindeki özelliklere göre takdiren hakkında TCK’nın 50. maddesinde yer alan seçenek yaptırımların uygulanmasına yer olmadığına” şeklinde gösterilen gerekçede, sanığın yargılama sürecindeki tutum ve davranışları yönünden mahkemeyi olumsuz kanaate ulaştıran sebeplerin neler olduğuna açıkça yer verilmemiş olmakla birlikte, bir kişinin ölümü nedeniyle yargılanan ve meydana gelen kazada asli kusurlu olan sanığın, ölenin yakınlarının uğradığı maddi ve manevi zararlarını giderdiğine dair dosya kapsamında bir bilgi ve belgenin mevcut olmaması, 19.01.2012 tarihli celsedeki üzgün olduğuna ilişkin soyut beyanı dışında herhangi bir pişmanlığını gösterir davranışının dosyaya yansımaması karşısında; sanığı yargılama sürecinde bizzat gözlemleyen Yerel Mahkemece, hükmolunan hapis cezasının adli para cezasına çevrilmemesine ilişkin olarak sanığın kişiliği, suçun işlenmesindeki özellikler ile sanığın sosyal ve ekonomik durumu değerlendirilerek gösterilen gerekçenin dosya muhtevasına uygun, yasal ve yeterli olduğu, sanık hakkında hükmolunan hapis cezasının adli para cezasına çevrilmemesinde bir isabetsizlik bulunmadığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yerel Mahkemenin TCK’nın 50/4. maddesini uygulamama gerekçesinin isabetli olduğuna karar verilmelidir.
Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2022/9750E. Ve 2023/625K. Sayılı İlamı
a. 5237 sayılı Kanun’un “Kast” başlıklı 21 inci maddesi;
“(1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.
(2) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir.”
Şeklinde düzenlenmekle, maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde doğrudan kast, ikinci fıkrasının birinci cümlesinde de olası kast tanımlanmıştır.
b. Buna göre, doğrudan kast; öngörülen ve suç teşkil eden fiili gerçekleştirmeye yönelik irade olup kanunda suç olarak tanımlanmış eylemin bilinerek ve istenerek gerçekleştirilmesi ile oluşur. Failin, gerçekleştireceği hareketin kanunî tipe vücut vereceğini bilmesi ve istemesi hâlinde doğrudan kastla hareket etmiş olacak, buna karşın işlemiş olduğu fiilin muhtemel bazı neticeleri meydana getirebileceğini öngörmesine ve bu neticelerin gerçekleşmesini mümkün ve muhtemel olarak tasavvur etmesine rağmen muhtemel neticeyi kabullenerek fiili işlemesi hâlinde olası kast söz konusu olacaktır.
c. Olası kast ile doğrudan kast arasındaki farkı ortaya koyan en belirgin unsur, doğrudan kasttaki bilme unsurudur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini biliyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bir kısım neticeleri de doğurması muhakkak ise failin bu sonuçlar açısından da doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir.
d. Olası kastı doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt, suçun kanunî tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda muhakkak değil ama, büyük bir ihtimalle gerçekleşecek olan neticenin meydana gelmesini kabullenmekte ve “olursa olsun” düşüncesi ile göze almakta, neticenin gerçekleşmemesi için herhangi bir çaba göstermemektedir. Olası kastta fiilin kanunda tanımlanan bir sonucun gerçekleşmesine neden olacağı muhtemel görülmesine karşın, bu neticenin meydana gelmesi fail tarafından kabul edilmektedir.
e. 5237 sayılı Kanun’un hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde “kanunda tanımlanmış haksızlık” olarak ifade edilen suç, kural olarak ancak kastla, kanunda açıkça gösterilen hâllerde ise taksirle de işlenebilir. İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir. 5237 sayılı Kanun’un 22 nci maddesinin ikinci fıkrasında taksir;
“… dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.” Şeklinde tanımlanmıştır.
f. Taksirli suçlarda, gerek icrai, gerekse ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmektedir. İradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir.
g. Sonucun gerçekleşmesinde mağdurun taksirli davranışının da etkisinin olması hâlinde, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi, taksirin niteliğini de değiştirmeyecektir. Türk ceza hukuk sisteminde kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hâl ancak temel cezanın tayininde dikkate alınabilecektir.
h. 5237 sayılı Kanun’da taksir; “basit” ve “bilinçli” taksir olarak ikili bir ayrıma tabi tutulmuş, 22 nci maddenin üçüncü fıkrasında bilinçli taksir;
“Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi …”
Şeklinde tanımlanmış, bu hâlde taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar arttırılacağı öngörülmüştür.
ı. Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırdedici ölçüt, taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi, bilinçli taksir hâlinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.
i. Bilinçli taksirde gerçekleşen sonuç, fail tarafından öngörüldüğü hâlde istenmemiştir. Gerçekten neticeyi öngördüğü hâlde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin tehlikelilik hâli, bunu öngörememiş olan kimsenin tehlikelilik hâli ile bir tutulamayacaktır. Neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlüdür.
j. 5237 sayılı Kanun’un 21 inci maddesinin ikinci fıkrasında; “Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi …” şeklinde tanımlanıp başkaca ayırıcı unsura yer verilmeyen olası kast ile aynı Kanun’un 22 nci maddesinin üçüncü fıkrasında; “Kişinin, öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır.” biçiminde tanımlanan bilinçli taksirin karıştırılacağı hususu öğretide dile getirilmiş, kanun koyucu da madde metninde yer vermediği “kabullenme” ölçüsünü aynı maddenin gerekçesinde; “Olası kast halinde suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir.” şeklinde açıklamak suretiyle, olası kastı bilinçli taksirden ayıracak kıstası ortaya koymuştur.
k. Öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesine kayıtsız kalınması durumunda olası kast, öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesinin istenmemesine rağmen neticenin meydana gelmesinin engellenemediği ahvalde bilinçli taksir söz konusu olacaktır. Diğer bir deyişle, failin neticeyi istememekle beraber neticenin meydana gelmesinin muhtemel olduğunu bilmesine rağmen duruma kayıtsız kalarak hareketini sürdürmek suretiyle muhtemel neticeyi kabullenmesi durumunda olası kast, failin neticeyi öngörmesine rağmen becerisine, şansına, tecrübesine ya da başka bir etkene güvenip neticenin meydana gelmeyeceğine inanarak gerektiğinde muhtemel neticenin gerçekleşmemesi için gerekli önlemleri de almak suretiyle hareketini sürdürmesi hâlinde ise bilinçli taksir söz konusu olacaktır.
l. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; İlk Derece Mahkemesince suç vasfının tayin ve tespitine ilişkin, denetime imkân verir şekilde değerlendirme yapıldığı, dosya kapsamına göre sanık, katılan ve bir kısım tanıkların arkadaş oldukları, olay günü tanık …’nın evlerinde aynı oda içeriside oturdukları sırada, sanığın odada duvarın kenarında kılıfsız olarak duran tanık …’nın annesi adına ruhsatlı av tüfeğini görüp bulunduğu yere giderek av tüfeğini eline aldığı, av tüfeğinin kırık olan kurma koluyla oynarken, kolu hızlı bir şekilde çektiği esnada tüfeğin bir anda ateş aldığı, tüfeğin namlusunun, sanığın arkasında bulunan katılan …’a dönük olduğundan, katılanın sırtından yaralandığı, katılan …’ın “kanki beni vurdun” demesi üzerine tüfeği yere atarak katılanı vurduğunu anladığı, sanık ve olay yerinde bulunan tanıkların katılanı hastaneye götürdükleri olayda, sanığın, katılanın yaralanmasını istemese dahi, dolu olup olmadığını bilmediği tüfek ile oynadığı sırada tüfeğin ateş alabileceğini ve odada bulunanlardan birinin yaralanabileceğini öngörebilecek durumda olduğu anlaşıldığından bilinçli taksirle hareket ettiği belirlenmekle, hükümde bu yönüyle hukuka aykırılık bulunmamıştır.
2. Dava Zamanaşımının Gerçekleştiği Yönünden
Sanığa isnat edilen ve daha ağır bir suçu oluşturma ihtimali bulunmayan eylem 5237 sayılı Kanun’un 89 uncu maddesinin birinci fıkrasında yaptırıma bağlanmış olup, anılan suç aynı Kanun’un 66 ncı maddesinin birinci fıkrasının e bendi uyarınca 8 yıllık zamanaşımına tabidir. Kesen nedenlerin varlığı halinde süre yeniden işlemekte ise de, bu süre 5237 sayılı Kanun’un 67 nci maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca en fazla yarı oranında uzayacağından, suç tarihi olan 22.11.2012 tarihinden itibaren olağanüstü 12 yıllık zamanaşımı süresinin gerçekleşmediği anlaşıldığından, hükümde bu yönüyle hukuka aykırılık bulunmamıştır.
B. Sanık Müdafiinin Diğer Temyiz Sebepleri ile Katılan Vekilinin Temyiz İstemi
5237 sayılı Kanun’un 61 inci maddesinin ikinci fıkrasına aykırı olarak aynı Kanun’un 22 nci maddesinin üçüncü fıkrasının, 89 uncu maddesinin birinci fıkrası gereğince belirlenen temel cezadan sonra uygulanması yerine, 89 uncu maddesinin üçüncü fıkrasının (b) bendinden sonra uygulanması suretiyle sanık hakkında fazla ceza tayini hukuka aykırılık sebebi olarak belirlenmiş ise de söz konusu hukuka aykırılık Yargıtay tarafından giderilmiştir.
III. KARAR
Gerekçe bölümünde (B) paragrafında açıklanan nedenle … 2. Ağır Ceza Mahkemesinin, 10.09.2020 tarihli ve 2020/86 Esas, 2020/141 Karar sayılı kararına yönelik sanık müdafii ile katılan vekilinin temyiz isteği yerinde görüldüğünden hükmün, 1412 sayılı Kanun’un 321 inci maddesi gereği BOZULMASINA, bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden aynı Kanun’un 322 nci maddesi gereği hüküm fıkrasında hükmün (2) ve (3) nolu fıkraları çıkarılarak yerine sırasıyla ” 2-Sanığın eylemini bilinçli taksir halinde gerçekleştirdiği anlaşıldığından, verilen cezasının TCK’nın 22/3. Maddesi gereğince takdiren 1/2 oranında artırılarak; 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, 3-Sanığın eylemi sonucunda mağdurun duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmiş olduğu anlaşıldığından, verilen cezasının TCK’nın 89/3-b maddesi gereğince bir kat artırılarak; 2 yıl 12 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına,” ibarelerinin eklenmesi şeklindeki paragrafın hükme eklenmesi suretiyle hükmün, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA,

